Bir cel-latın anıları

Kadın ve çocuk cinayetleri gündeme geldiğinde hemen İdamın geri getirilmesinden bahsedilir.Oysa İdam Cumhuriyetin kuruluşunda önemli bir argüman olmuş.Adeta millete göz dağı vermek için meşrulaştırılmış.Menemen Vak’asında bir sarhoşun kışkırtmasıyla başlayan ve genç bir subay olan Kubilay‘ın ölümüyle sonuçlanan olay sonrası Anadolu’nun dört bir yanından 1200 din görevlisi olaylarla hiç ilgisi olmadığı halde haksız yere tutuklanmış,38’i idam edilmiştir.İdam edilenlerin sayısı bugün bile net bir rakama ulaşmamıştır.

Şimdi bir Cellad‘ın anılarını paylaşmak istiyorum.Cumhuriyet döneminin meşhur celladı Kara Ali…
1950 yılında Yeni Sabah Gazetesi’n den Murat sertoğlu‘na anlattıklarını ibretle okuyacaksınız.Bu anılar 1997 yılında Ali Yıldırım tarafından “Darağacında Kan Sesleri-Bir Celladın Anıları” kitabında (Doruk Yayınları-1997) yayımlandı.

— Ben celladım. Adam asıyorum. Tam 21 senedir durmadan adam asıyorum. Şimdiye kadar kaç kişi mi astım? Bazen bunu kendi kendime çok sorar hesaplar yaparım. Binden fazla, belki bin beşyüz. Kati rakamını bilmiyorum. Bu işe başladığım zaman bir defter edinmiştim. Astıklarımın adlarını, hüviyetlerini, suçlarını, son demlerini birer birer yazmıştım. Bir çoğunun resmini de elde etmiştim. Fakat uğursuz bir yangında hepsini kaybettim. Hepsi yandı, kendimi zor kurtardım.

— Ben zengin bir insan değilim. Muayyen bir maaşım ve gelirim yoktur. Mesela Amerika baş celladının iki bin dolar aylığı, hususi köşkü ve otomobili, dört de muavini varmış. Çok rahat bir hayat sürüyormuş. Ve nihayet yaptığı iş de sadece bir düğmeye basmaktan ibarettir. Elektrik iskemlesine oturan bir idam mahkumu, vücudundan kuvvetli cereyan geçer geçmez hemen ölür. Onu idam etmenin ne zorluğu ne de zahmeti vardır. Halbuki bir de bana sorun. Bir adam asıncaya kadar tam manasıyla iflahım kesiliyor. Bazen haksız hakaretlere uğradığım oluyor. Sanki onları ölüme mahkum eden ben imişim gibi bana sayıp sövüyorlar. Bazen içlerinde tekme vuranlar bile oluyor. Mesela son astığım Adem Çavuş‘tan az mı çektim? Çeşme‘den yurdumuza iltica eden Yunanlıları öldüren bu adam ölüm sırası kendisine geldiği zaman canavar kesildi. Onu asıncaya kadar imanım gevredi. Kan ter içinde kaldım. Bazıları da ölümün eşiğinde kendilerini tamamıyla kaybediyorlar. Tam manasıyla bir külçe haline geliyorlar. O zaman cellatlıkla beraber hamallık işi de bize düşüyor. Bununla beraber ölüm karşısında zerrece soğukkanlılığını kaybetmeyenler, hatta ölümle alay edercesine sehpanın altına gidenler ve yağlı ipe gülerek boyun uzatanlar da yok değil. Mesela İzmir suikastını hazırlayan Ziya Hurşit. Fakat nerede onun gibiler? Vallahi ben Adem Çavuş gibi bir adam asmaktansa Ziya Hurşit gibi yüz kişiyi asmaya razıyım.

— Eskiden idam sırasında yağlı urgan koparsa idareciler bunu ilahi bir hareket olarak kabul ederler, idama mahkum olanın bu cezaya haksız olarak çarptırılmış olduğuna inanıp onu affederlermiş. Onun için o sıralarda herhangi bir kimse idama mahkum olunca akrabaları celladın evine akın eder, kendisine aklın hayalin kabul edemeyeceği paralar vaat ederlermiş. Cellat da ipi biri asılınca kopacak şekilde inceltir, liflerini bıçakla önceden kesermiş. Ve tabii adam asılırken ip koptuğundan vazifesini yapmış olarak bu iş için aldığı paraları afiyetle yermiş. Bu yüzden bir günde zengin olan cellatlar hiç de az değilmiş. Cumhuriyet döneminde bu uygulama kalktı. İp kopunca affetmek yok. Bu nedenle ip kopacak olursa ihtiyaten yanımda bulunan diğer ipi kullanırım. O da koparsa üçüncü ip de hazırdır. Elime düşen canı çıkmadan kurtulamaz.

— Bir tarihte bir eşkiyayı asmak bir hayli zor olmuştu. Bir koluna ben girdim, öbür koluna Esat Çavuş girdi, masanın üzerine çıkardık. Fakat o ölüme bu kadar yakın olduğunu anlar anlamaz huysuzlaştı, hepimize sövdü, kendisini masanın üzerinden yere atmaya çalıştı. O sırada ilmiği hemen boynuna geçiriverdim ve masadan atladım. Masa dengesini kaybettiğinden devrildi ve eşkıya ilmikte asılı kaldı. Çırpındıkça ilmik sıkışıyor, ayakları yere yaklaşıyordu. İp de çatırdıyordu. Kopacak diye çok korktum. Çok şükür korktuğum başıma gelmedi, ip kopmadı. Fakat eşkıya bir türlü can veremiyordu. İlmik iyice sıkışmadığından hırıltıları hâlâ duyuluyor, vücudu bir sağa bir sola dönüp duruyordu. Biz etrafında halka olmuş, onun bir an evvel ölmesini bekliyorduk. Eşkiyayı asalı on dakika olduğu halde bir türlü can vermemesi üzerine Esat Çavuş, “Bu ölmüyor Ali” dedi, “Ne yapacaksan yap!” Bunun üzerine eşkiyaya yaklaştım, iki bacağına birden yapıştım ve kuvvetle aşağıya doğru çektim. Eşkiyanın kafasından çat diye bir ses duyuldu. Vücut dört parmak kadar düştü ve birden hareketsiz kaldı. Ölmüş olduğunu anladım.

— Ben aslında dindar bir adamım. Ağzıma içki koymam, namazına, orucuma sadığım. Şunu bunu asarken de hiçbir vakit peşinen bir ücret, büyük bir para istememişimdir. Hatta bazı idamlardan sonra beş para bile almadım. Bu işi Allah rızası için yaptım, para kazanmak için değil. Üstelik ip parasının, sabun parasının benden gittiği de olmuştur.

— Konya isyanı mahkumlarını asarken bu işte pek ziyade terakki ettiğimi anladım. Bundan sonra İzmir’e avdetimde birçok vatan hainini asarken bu işteki ihtisasım da arttı. İnsan kendisine bir meslek seçtikten sonra bu meslekte terakki etmelidir. Eğer terakki etmezse bu meslekte kabiliyeti yok demektir. Aklı varsa kendisine başka bir meslek seçmelidir. Ben ise bu işte hakikaten istidat sahibi olduğumu öğrenmiş bulunuyordum. Nitekim İzmir suikastı mahkumlarını da asmak işi bu ihtisasıma güvenilerek bana verildi. Bu işten de yüzümün akı ile çıktım.

— Hayatımda en fazla Atatürk’e İzmir’de suikast düzenledikleri gerekçesiyle 13 kişiyi asarken heyecanlandım. Çünkü asmış olduğum bu 13 kişi arasında mebuslar, vekiller, paşalar da vardı. Bütün meslek hayatımda daha yüksek mevkide insanlar asmadım. İlk olarak İzmit mebusu Şükrü Bey‘in hücresinin kapısına geldik, kendisine Ankara’dan hükmünün geldiğini, onun tebliğ edileceğini söyledik. Beklememizi söyleyip giyinmeye başladı. Dikkatli ve itina ile giyiniyordu. Kravatını bile taktı. Sonra ayakkabılarını giymek için uğraşmaya başladı. Ölümün hemen eşiğinde yapılan bu tuvalet hem lüzumsuzdu, hem de bize çok vakit kaybettirecekti. “Ayakkabı giymenize lüzum yok, terlikle gidebilirsiniz. Hüküm yandaki odada tebliğ olunacak” dedik. Masanın üstünde duran yarım paket sigarasıyla kibritini aldı, cebine yerleştirdi ve dışarı çıktı. Kapının arkasında Mustafa Çavuş elinde kelepçe ile bekliyordu. Şükrü Bey dışarı çıkar çıkmaz hemen kollarını arkadan çevirip kelepçeyi bileklerine geçirdi İdam hükmünü kendisine tebliğ edecek heyetin bulunduğu odaya gittik. Tebliği büyük bir soğukkanlılıkla dinledi, hiçbir şey söylemedi. Bir vasiyeti olup olmadığı sorusuna, “Yok”cevabını verdi. Yandaki odada bir hoca bekliyordu. Onu odaya geçirdik. Hoca kendisine dini telkinatta bulundu. Sonra dışarı çıktık, otomobile bindik ve kendisini asacağımız sehpanın altına geldik. Şükrü Bey, soğukkanlılığını muhafaza ederek, “Beni kim asacak” diye sordu. “Ben asacağım efendim” diye cevap verdim. “Rica ederim vazifeni iyi yap, bana eziyet çektirme!” dedi. “Hiç merak etmeyiniz beyefendi” diye cevap verdim. Fakat Şükrü Bey‘e verdiğim sözü maalesef tutamadım. Kötü bir talih eseri olarak kendisini zahmetsiz bir şekilde asamadım. Bundan dolayı da hâlâ müteessirim ve azap hissederim. Masanın üstüne çıkınca ilmiği boynuna itina ile geçirdim ve sıkıştığı zaman ilmik ensesine gelsin diye bunu yan tarafa getirip bıraktım. Bu şekilde asılan insanlar en ufak bir ıstırap duymadan ölürler. Fakat insanın ölürken de talihi olmalı. Yoksa ne kadar dikkat edilirse ne kadar gayret sarf edilirse beyhudedir. Ben her şeyi mükemmel bir surette hazırlayıp da masaya tekmeyi vurunca Şükrü Bey sallandı, ağzından çıkan nefes ateş gibi yüzümü yalarken bir de çıtırdı duyuldu. Ve ip koptu. Şükrü Bey yere düştü. Hay aksi şeytan! Muavinlerim kendisini yerden kaldırırken bu sefer ben çabucak ihtiyat iplerden birini makaraya taktım ve Şükrü Bey’i tekrar masanın üzerine çıkarıp ilmiği tekrar boynuna itina ile geçirdim ve hemen masayı devirdim. Fakat talihe bakın ki bu sefer de istediğim olmadı, ikinci seferinde makara yerinden koparak Şükrü Bey’in başına düştü. Ve beraberce yere yuvarlandılar. Tekrar onu kaldırdığımız zaman Şükrü Bey bir of çekti ve “Yeter! Eziyet etmeyin fazla” diye inledi. Hissettiğim teessür pek büyüktü, “Allah hakkı için istemeden oldu bunlar Şükrü Bey”dedim, “Fakat merak etmeyin, üçüncü seferinde sizi çok rahat bir şekilde asacağım.” Makarayı tekrar yerine taktım. İp geçirmek için vakit yoktu. Adamcağızı fazla bekletip üzmemek için hemen Trabzon mebusu Hafız Mehmet Bey için hazırlamış olduğum yandaki sehpaya götürdüm, tekrar masaya çıkarıp ipi boynuna geçirdim, itina ile ilmiği taktım ve masaya tekmeyi vurdum. Çok şükür bu sefer bir şey olmadı. Daha ikinci sallanışta bacaklarına sarılıp onu aşağı doğru çektim. Beklediğim çat sesini duyunca rahatlayarak bıraktım. Hükmü idam infaz edilmiş ve Şükrü Bey artık ölmüş bulunuyordu.

— Meslek hayatımda en fazla teessür hissettiğim idam hadisesi 23 yaşında genç bir kadını asmamdır. Bu kadının adı Vecahet Altın idi. Suçu da aşığı Hasan’la birlikte kocası Rıdvan Altın’ı boğarak öldürmekti. Onu Çeşme Hapishanesine nakledeceğiz diye hücresinden çıkarıp idamın infaz edileceği meydana getirdik. Sehpayı görünce, “Anam! Beni asmaya mı getirdiniz” diye inledi. Çok müteessir olmuştum. Kendimi tutmaya çalışarak “Allah’a tevekkül et kızım! Kaderin böyleymiş. İnsan hiç kaderini değiştirebilir mi? Senin de alın yazın böyle imiş” cevabını verdim. Birden kuvveti kesildi, sehpanın önüne yığıldı. Başını masaya dayadı. Öylece duruyordu. Omzuna hafifçe dokundum, “Haydi kızım kendine gel, metin ol!” dedim. Fakat bir türlü kendine gelemiyordu. “Bir yudum su” diye mırıldandı. O sırada tesadüf meydandan bir asker geçiyordu. Elinde içi su dolu bir kap vardı. Onu çağırdım ve suyu rahat içsin diye ellerini çözüp serbest bıraktım. Kınalı parmakları ile kalaylı kabı dudaklarına götürüp güçlükle birkaç yudum içebildi. Sonra bir vasiyeti olup olmadığını sorduk. Elini sol koltuğunun altına soktu, oradan üç on liralık, iki ikibuçuk liralık ve bir tek liralık çıkardı ve “Bu parayı anneme verin, beni affetsin, duasını da unutmasın” dedi. Sonra yine başını masaya dayadı. Askerin getirdiği suyu yüzüne serptik. Yine toparlandı. Vakit ilerliyordu. Daha fazla vakit kaybetmek doğru olmayacaktı. “Haydi kızım, artık vakit geldi” dedim, koluna girip onu ayağa kaldırdık. Ellerini yine arkaya götürüp bağladık ve masanın üstüne çıkardık. İpi boğazına geçirirken saçları sıkışmasın diye alttan aldım. Gözlerinden durmadan yaş akıyordu, “Ah dünya!” diye inledi. Bu onun son sözü oldu. Masayı bir anda devirdim. Bir iki defa sallandı, sonra hareketsiz kaldı, ölmüştü. İşte bu benim idam ettiğim ilk ve son kadın oldu. Koca koca eşkiyaları asmak bana böyle ufak tefek bir kadını asmaktan daha kolay gelmişti. Günlerce bu hadisenin tesiri altında kaldım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir